<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="WordPress/" -->
<rss version="0.92">
<channel>
	<title>ZUZU &#124; pozitifpc editör blogu</title>
	<link>http://zuzu.pozitifpc.com</link>
	<description>pozitifpc editör blogu</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Nov 2008 19:41:26 +0000</lastBuildDate>
	<docs>http://backend.userland.com/rss092</docs>
	<language></language>
	
	<item>
		<title>Koruyucu Meleklerin Şarkısı</title>
		<description>Koruyucu bir melek, gelip size bir şarkı söylese ve bu şarkıyla da hayatınız değişse nasıl olur? Şimdi “ne biçim bir cümle bu” demeyin. Hem bir melekten bahsediyorum, hem de şarkı söylüyor, diyorum; hayır henüz kafayı yemedim.
Cimriliğimden olsa gerek -normalde değilimdir-, %50 indirimde olan, adını sanını maalesef daha önce duymadığım bir yazarın, yine adını sanını bilmediğim bir kitabını almıştım aylar önce. Ancak elimde başka kitaplar vardı ve bir türlü de başlamamıştım. Bir önceki gün hadi şu kitaba bir göz gezdireyim derken, bugün sabah otobüste bitiriverdim.

Mert Özmen'in "Koruyucu Meleklerin Şarkısı" isimli kitabından bahsediyorum. Başta tanıdık bir aşk hikâyesini anlatan sıradan bir kitap olacağını düşündüğüm, daha sonra yanıldığımı anladığım bir kitap oldu benim için. Balat'ta, dinlerin iç içe geçtiği, çan sesleriyle ezan seslerinin birbirine karıştığı, bir zamanlar(!) sevginin ve dostluğun ne demek olduğunu anlatan o tarihi semtte başlıyor roman ve ara sıra uzaklaşsa da genelde orada geçiyor.

Haliç'in kıyılarında hangi dinden ve hangi düşünceden olursa olsun kardeşçe yaşayan insanların doğaüstü olaylarla bezenmiş, ruh ve beden üzerine felsefi söyleyişlerin yer aldığı, bedenimizin ruhumuzun önüne geçmesiyle hırslarımıza yenik düştüğümüzü, bile bile mutsuzlaştığımızı gözler önüne seren bir roman. Zamanın sorgulandığı, zamana karşı açılmış savaşın romanı. Felsefeyle yoğrulmuş, Kuantum Fiziğiyle bezenmiş bir kitap.

Ruh, beden, zihin ve aklın birbirine galip gelme savaşının, spirütüel konularla harmanlandığı bu karşılıksız aşk hikâyesinde yazar Mert Özmen, sevgi ve inançla mucizeler yaratabileceğimizi dikte ediyor. Hıristiyan bir anne ile Müslüman bir babanın çocuğu olan Aziz’in sevgi içinde büyüyüp günün birinde Mucizeler Kilisesi’nde tamamen değişen hayatının öyküsü.
Mucizeler kilisesi "Balat'taki meşhur Surp Hraştagabet kilisesi"nde tek dileği insanları mutlu etmek olan Aziz, dileği kabul olduktan sonra içindeki ışığı ve ruhunu keşfeder, insanın isteyince yapamayacağı bir şey olmadığını -deniz üstünde yürümek, zaman içinde yolculuk yapmak ve hatta uçmak gibi- anlar. Burada devreye ruh ve beden ikilemi girer. Bedenlerimiz ruhlarımızı örten giysilerden ibarettir ve eğer bedenlerimizi ön plana çıkarıp ruhlarımızı unutursak acılar ve sıkıntılar yaşarız. Oysa bizi mutluluğa götürecek olan şey çok yakınımızda, içimizdedir. Yani ruhumuzdur. İnsan, ruhunu çok iyi anlarsa, başka ruhları da görmeye çalışıp bedeninin ihtiraslarından kendini kurtarabilirse hem kendini, hem de başkalarını mutlu eder. Yeter ki görmeyi bilsin.
 [1]

Geçmiş yaşamlarından birinde Giordano Bruno olduğunu öğrenen Aziz'in Mucizeler Kilisesi'ndeki tek dileği diğer insanları mutlu etmektir ve kabul de olur. Bir yandan karşılıksız bir aşkla yanan tutuşan Sevda sonunda aradığı meleği bir fotoğrafta bulur ve kendi ruh ışığını da keşfeder.
Açık açık insanlara “hey millet kendi ruhunuza yönelin, ışığınızı keşfettiğinizde mutluluğu da yakalayacaksınız” diyen bir yazar var karşımızda, ama öyle bir diyor ki felsefe kitaplarının ağır dili altında bocalamadan ne dediğini anlıyor, işin özünü kolayca kavrıyorsunuz.

Sabahın kör vaktinde bitirdiğim kitap, her gün asık suratla indiğim otobüsten engel olamadığım bir şekilde gülümseyerek inmeme neden oldu. Havayı çektim içime derin derin… Bir başka serinlik, tatlı bir yumuşaklık doldu içime, kendi ruhumdaki ışığı belki göremedim, ama o ışığın herkesin içinde olduğunu, işe giden asık suratlı insanların yüreğinde, uykusunu alamamış öğrencilerin şiş gözlerinde, taksi şoföründe, simitçide keşfedilmeyi bekleyen ışığı fark ettim. Belki de doğruydu, mutlu olmak da, mutlu etmek de elimizdeydi.
Uzun zamandır, bitirdiğim kitapların ardından çok fazla düşünmedim, beni düşünmeye itecek, araştırmaya yöneltecek kitaplar okumamıştım bu aralar. Ve en önemlisi beni kendime, ruhumun derinliklerindeki bir yerlere götürmemişlerdi. Kaldırımda durmuş gökyüzüne bakıp, havayı koklarken ve bir yandan da gülümserken tanıdık bir sesle arkamı döndüğümde uzun zamandır görmediğim bir ağabeyime rastlamış olmam, belki başka zaman beni bu kadar sevindirmezdi. Ancak kitabın da etkisiyle bütün gün gördüğüm her insana elimde olmadan sevgiyle bakıp, bulunduğum konuma, hayatımdaki herkesin varlığına, beni sevenlerin etrafımda benim koruyucu meleğim olmasına sevinip durdum. Ne kadar şanslı olduğumu düşündüm; çünkü hayatta yalnız değildim, çok sevdiğim [2] ve beni sevdiklerinden emin olduğum insanlara sahiptim. Tüm bunları düşünmeme vesile olduğu için de kitabın yazarı Mert Özmen’e içimden teşekkür ettim. Farklı tarzda yazılmış bir üçlemenin iki kitabı olan diğer kitaplarını da alıp bir an evvel okumaya karar verdim.

[1] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/koruyucu-meleklerin-sarkisi.jpg
[2] http://adonis.pozitifpc.com/</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/koruyucu-meleklerin-sarkisi</link>
			</item>
	<item>
		<title>Kök Hücre Tedavisinde Umut Veren Gelişme!!!</title>
		<description>Kök hücre ile ilgili çalışmalar büyük bir hızla devam ederken, ogan nakli için sırada bekleyen binlerce hastaya yeni bir umut ışığı olan bir ameliyat gerçekleştirildi.

İspanya'da yaşayan 30 yaşındaki bir kadın hastanın Tüberküloz nedeniyle soluk borusunun bir kısmı hasar görmüştü. Bir müddettir soluk borusu nakli için sıra bekleyen genç kadın, sonunda nakil olacak soluk borusunun bulunduğunu duyunca önce sevindi; ancak daha sonra hüsrana uğradı. Bulunan soluk borusunu vücudu reddedinca umutlar yine suya düşmüştü. Maalesef bazı hastalar, organ bulunsa dahi, bünyeleri organ naklini reddettiği için hayata dönemiyor. Ancak İspanyalı Castillo'nun doktorları daha önce hiç denenmemiş bir şey yaptılar ve kadının hayata dönmesini sağladılar.

Hastanın vücudundan alınan kök hücreyle laboratuvar ortamında yeni bir soluk borusu yaptılar. Evet yanlış duymadınız, yeni bir organ yapıldı ve hastaya nakledildi. Ameliyatı başarıyla gerçekleştiren doktorlar, hem hastalarını iyileştirmenin hem de kök hücre ile yapılan bir organı ilk defa bir insana nakletmenin sevincini yaşadılar. Bu ilkle birlikte birçok hasta da umutlanmış oldu.

Kök hücre tedavisi adeta mucizeler yaratacak cinsten. Başlarda sadece kordon kanından elde edildiği sanılan kök hücreler, insanların kendi diş etlerinden bile alınıp kullanılabiliyor. Bu konuyla ilgili bu aralar birçok haber duyuyoruz ve seviniyoruz açıkçası. Daha önceki yazılarımdan birinde de Çin'deki kök hücre çalışmaları [1]ndan bahsetmiştim. Bilindiği gibi Çin bu konuda birçok ülkeye göre daha fazla çalışıyor. Etik kuralları dahi hiçe sayarak ameliyatlar gerçekleştiriyor.
 [2]

Maalesef bazı ülkeler hala kök hücre tedavisinin etik olup olmadığını tartışıyor ve bu anlamda da çok fazla zaman kaybediliyor. Eğer bir hastayı hayata döndürecek, nefes alamayan bir kişiyi oksijenle buluşturacak, makineye bağlı yaşayan bir başkası kendi kendine bakkala gidecekse bunun neresi etik değil?

Ha, tabii ki şunu biliyorum, tartışılan kısım bu değil; daha başka sonuçların ortaya çıkmasından korkuluyor. Ancak kök hücre çalışmalarını yasaklamak yerine, sıkı bir denetlemeyle ortaya çıkması muhtemel bu kötü durumlar engellense daha iyi olmaz mı? Gencecik hayatlar kurtulsa, insanlar sağlığına kavuşsa...

[1] http://zuzu.pozitifpc.com/cinde-kok-hucre-tedavisi
[2] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/kok_hucre3.jpg</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/kok-hucre-tedavisinde-umut-veren-gelisme</link>
			</item>
	<item>
		<title>Bu Skandal Değil mi?</title>
		<description>Bir adam ki -adam demeye, insan demeye bin şahit lazım; bin değil, milyonlarcası da gelse yine de adam olduğuna, insan olduğuna inandıramaz beni- bu adam, denizin ortasında, İmralı'da mahkum, çok özel güvenlik sistemlerinin olduğu bu yerde tek başına tutuluyor. Kimden bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz...

Bu adam bu kadar özel güvenliklerle donatıldığı söylenen hapishanede örgüte hala talimatlar verebiliyor, oradan işkence gördüğüne, saçlarının zorla kazıtıldığına, her gün yavaş yavaş zehirlendiğine dair yalan suçlamalarda bulunabilip, insanları kışkırtabiliyor. Yine bu adam ki, oturup orada kitap yazıp, basılması için girişimlerde bulunabiliyor!!!

Benim asıl merak ettiğim, yazdığı kitabı dışarıya nasıl çıkarttığı. Kim sayesinde bu kitap dışarı çıktı ve bir şekilde basıldı? Önemli olan sizce de o kitabın dışarı nasıl çıkmış olduğu değil mi? Kimin yardımlarıyla dışarıyla bu irtibatı sağlıyor, bu araştırılıyor mu? Yoksa Öcalan kitap yazmış, ama son anda fakedilmiş ve toplatılmış diye sadece sevinmeli miyiz? Son anda önlenen skandal diye, kalkıp da gurur mu duymalıyız? Bence bir an evvel çok sıkı bir şekilde bu işin üzerine gidilmeli ve o bebek katilinin dışarıya bilgileri kim veya kimler sayesinde sızdırdığı, bu bağlantıyı nasıl sağladığı tesbit edilmeli. Kitap dağıtılmadan bu iş ortaya çıktı diye kalkıp sevinçten şıkır şıkır oynamanın bir alemi yok. Ayrıca bu kitaplar bugün toplatıldı diye, el atından bile olsa dağıtılmayacağının garantisi de yok.

Hiç öyle evlerimizde huzurla uyumayalım, bugün kitap yazıp ta Diyarbakır'daki yayın evine ulaşmasını sağlayabiliyorsa bu katil, yarın yüzerek karaya çıkar, bir de bakarsınız ki evinizde uyuyamaz olmuşsunuz. Canımı sıkan en büyük şeylerden bir tanesi de bu olayın zaten bir skandal olduğunu düşünmeyip, bir skandalın önlendiğini ifade eden yetkililer ve buna çanak tutan medya.

Kendinize gelin ve bir düşünün bu kitap nasıl olur da o kadar sıkı önlemler alınmış bir yerden bu kadar yol katedip, basılır ve de hangi cüretle, utanmadan bir de Kültür Bakanlığı'na bandrol için başvurulur? Benden söylemesi, bu felaket tellallığı değil, yarın öbür gün gençlerin elinde Abdullah Öcalan'ın "Kültür ve Sanat Devrimi" adlı kitabını görürseniz hiç şaşrımayın. Resmi yollardan olmazsa yasa dışı yollardan bu kitap dağıtılır, insanlar da alır okur.

Not: Bu yazımda ne Öcalan'a, ne örgütüne ne de katliamlarına dair bir resim özellikle kullanmadım. O resimleri burada sergileyerek reklamlarını yapmak istemiyorum.</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/bu-skandal-degil-mi</link>
			</item>
	<item>
		<title>Yoğurdu Sarmısaklamayın, SARIMSAKLAYIN</title>
		<description>Bugün yazdığım Egzoz Sobası [1] adlı yazı, bu yazıyı yazmama ilham kaynağı oldu. Bu "egzoz" sözcüğü öyle bir illet ki, egzoz işi yapan, bire bir bu işin ehli olan kişilerin dahi doğru telaffuz edemediği, doğru yazamadığı bir kelime.

Adamlar iş kurmuşlar, bir ton para verip tabela bastırmışlar, ancak kelimenin doğru kullanımını daha bilemiyorlar. Egzost, egsoz, eksoz, ekzoz... Yanyana egzozcuların önünden geçiyorum, biri başka yazmış, diğeri başka. Acaba akıllarına gelip de birbirlerine sormuş olabilirler mi"Abi ben egsoz yazdım; ama sende ezost yazıyor, Cemal abi de egzoz yazdırmış, doğrusu hangisi?" diye. Peki, bir dükkanda birbirinden farklı yazılmış "egzoz" anlamına gelen sözcüklere ne dersiniz? Altta sağdaki resmi sanırım, birçoğunuz görmüştür ya da bunu görmediyseniz buna benzer örneklere rastlamışsınızdır.
  [2] [3]


Bir de "sarımsak" meselemiz var. O da ne, diyeceksiniz şimdi. Hemen dillendireyim bunu da; insanların çoğunun doğru kullanılışını bilmediği, ya da bazı sebeplerden dolayı artık bilmediği :oops: , sarımsak kelimesi, sarmısak olarak da kullanılmaktadır. Bu da karışıklıklara zaman zaman sebebiyet vermektedir.

TV kanalları zaten Türkçeyi katletme konusunda bir yarış içine girmiş gibiler. Milyon dolarlık gelirleri olan bu medya patronları, kanallara sırf bu işe bakacak, düzeltmeleri yapacak uzmanlar alsa fena mı olur? Belki de almışlardır; o zaman daha sinir bozucu bir durum çıkıyor ortaya, dilciler de bu işi bilmiyor(?) Açıkçası ben henüz hatasız bir alt yazının geçtiği bir program görmedim.  Bırakın normal programları haber programlarında dahi bir ton yazım yanlışı yapılıyor. Sadece medya değil; resmi kurumlar da, özellikle belediyeler, bu konuda hiç mi hiç hassas değiller. Bez afişler, el ilanları, yol tabelaları derken her yerde bir yazım yanlışı bulmak mümkün.  Sanırım her zamanki gibi en büyük hata, dikkatsizliğimizden çok, bu meseleyi umursamıyor olmamız. Çünkü çoğu zaman doğru şeklini bildiği halde insanlar hatalı yazıyorlar, bu da bu konunun umursanmadığı anlamına geliyor.

Bazı insanların tek derdi sadece dertlerini anlatabilmek, gerisi çok da ilgilendirmiyor onları. Dilimiz bozulmuş, yabancı sözcüklerle yozlaşmış, hatalı kullanılıyormuş kime ne değil mi? Bu dile sahip çıkması gereken biz miyiz ki umursayalım, gelsin elin Alman'ı, İngiliz'i sahip çıksın dilimize, bize ne! Hatta benim çocuklarım benim dilimi konuşmasa da olur. İnternet alemi, özellikle dilimiz konusunda adeta bir kampanyaya çanak tutuyor; kampanya dediğin iyi bir amaca yönelik olur, bu kampanya tam tersi. Dilimizi bozma, değiştirme, yozlaştırma kampanyası. Öyle siteler ve öyle bloglar var ki, sinirden bir kere girip birkaç satır okuyunca doğrusu içimden sayıp sövüp, bir daha da uğramıyorum oralara. Özellikle değiştirilerek yazılmış sözcükler, noktalama işaretlerinin neredeyse hiç kullanılmaması -adeta Tanzimat öncesi dönemdeki gibi hiç noktalama kullanmayan blog yazarları var-, seviyesiz bir üslup...Yarı Türkçe, yarı İngilizce yarı argo sözcüklerle kurulmuş abuk sabuk cümleler insanları -ya da sadece benim gibi düşünenleri- çileden çıkartıyor.

Başta gayet sakin bir şekilde başlamıştım bu yazıya; ama yazdıkça sinirlenip agresifleştiğimi farkettim, zaten ne zaman bu konuyla ilgili biraz yazmaya ya da konuşmaya başlasam aynı şey oluyor. Elimde değil öfkeleniyorum; çünkü yapılan hataların çoğunun dilimizin önemsenmemesinden kaynaklandığını biliyorum. Bu da ayrıca beni sinirlendiriyor. Başta umursamadığı için ya da özellikle dili yanlış kullananlar zamanla doğrusunu da unutuyor. Böylece gelecek kuşaklara derme çatma bir dil mirası bırakmak için de hep bir elden gayret göstermiş oluyoruz.

Bir son yazayım adam gibi bu dağınık yazıya da biraz toparlayayım konuyu. Anlayacağınız sarmısak değil, sarımsak; egzost, egsoz ya da ekzoz değil, egzoz.

[1] http://zuzu.pozitifpc.com/egzoz-sobasi
[2] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/egzoz1.jpg
[3] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/egzoz.jpg</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/yogurdu-sarimsaklamayin-sarmisaklayin</link>
			</item>
	<item>
		<title>Egzoz Sobası</title>
		<description>Sonunda havalar soğudu, hem de ne soğumak. Sabah evden çıkınca adeta soğuktan kanım çekildi, bir de üzerine sağanak yağmur eklenince acı gerçekle yüzyüze geldim. Artık kış tamamen gelmişti. Kış mevsimini oldum olası sevmemişimdir, yağmur deseniz yine öyle... Kapalı havalarda içim sıkılır, suratım asılır ve kolay kolay da düzelmez.

Bütün günü  bu iç huzursuzluğuyla yağan yağmura bakıp oflayıp puflamakla geçirdim desem abartmış olmam. Akşamüstü eve gelmek için Taksim meydanında otobüs beklerken bir yandan da gelip geçenleri incelemeye başladım. O ana kadar, gereksiz yere surat astığımı, nankörlük yaptığımı pek farketmemiştim. Ta ki O'nu görene kadar.

 [1]Karşıdan ağır aksak adımlarla gelen, deri montunun arka kısmı baştan aşağı yırtık, birinin verdiği genç işi spor ayakkabılar deseniz yine parçalanmış yaşlı adam dikkatimi çekti. Belli ki evsiz, sokaklarda yaşayan; hani çoğu zaman küçümseyerek baktığımız, yanyana yürümemek için genelde karşı kaldırıma geçtiğimiz, hatta ve hatta şarapçı diye tabir ettiğimiz yaşlı bir amcaydı bu. Evet amca lafını kullandım onun için; çünkü ne olursa olsun o da bir insandı; belki de çoğu kişiden daha insan. Bizden tek farkı sokaklarda yaşaması, birilerinden aldığı paranın birçoğunu, bazen de tamamını içkiye yatırmasıydı. Fakat bu onun insanlığından ne kaybettirirdi ki; o da acıkıyordu, o da uyuma ihtiyacı hissediyordu, yağmurda ıslanıyordu ve de çok üşüyordu.

Ta yolun karşısından hedefini kestirmiş kararlı bir şekilde geliyordu durağa doğru. Ağır adımlarla; ama kararlı. İçimden ne yalan söyeleyeyim "şimdi gelip para isteyecek" diye düşündüm. Çünkü bu tarz insanları kendime doğru çekmekte büyük bir yetenek sahibiyim; ama nasıl becerdiğimi henüz çözemedim. Tinercisi de, dilencisi de hep beni bulur. Bir musallat oldu mu da gitmez. Onun da yanıma geleceğini, dakikalarca adeta yapışıp gitmeyeceğini düşündüm; hata etmişim.

O kararlı, ama bir o kadar da ağır adımlarla başka bir şeye doğru ilerliyormuş. Hedefi çok başkaymış, ben değilmişim. Önümde duran, motoru çalıştırmış saatinin gelmesini bekleyen belediye otobüsüne doğru yaklaştı. Ama sandığınız gibi kapısına değil de tam arkasına. Ben hayretler içinde bakarken, kimseyi umursamadan kara kara egzoz dumanları çıkaran, normal arabalarınkinden daha büyük borunun hemen önünde durdu ve başladı ısınmaya. O an ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Sadece izlemek ve onun için üzülmek geliyordu elimden. Onun ve onun gibi olan binlerce evsiz insan için... Sokaklarda yatan küçücük çocuklar için... Evlerinde yakacak bir şey bulamadıkları için yorgan altında ders çalışan öğrenciler için... Hepsi için üzüldüm.
 [2]

Otobüs şoförü arkasında egzoz dumanıyla ısınan yaşlı bir adam olduğundan habersiz yavaş yavaş hareket etmeye başladı. Hareket amirinin kendisine net olarak işaret etmesini beklerken, bir metre kadar aracı sürüyor sonra da duruyordu. Her seferinde yaşlı adam, otobüsle birlikte bir metre kadar hareket edip, otobüs durunca da duruyor ve ısınmaya çalışmaya (!) devam ediyordu. Bu böyle birkaç dakika kadar sürdü, sonra da otobüs hızlı bir şekilde perondan ayrıldı. O an ortada kalan yaşlı adam, yine ağır adımlarla motoru çalıştırılmış başka bir otobüs aramak için ortadan kayboldu.

Yanımda oturan 13 yaşlarındaki bir öğrenci de benim gibi gözlerini dikmiş yaşlı adamı seyrediyormuş meğer, bir an göz göze geldik çocukla ve ikimiz de yapacak bir şey yok der gibi birbirimize baktık, o da benim kadar üzülmüştü.

Hayatımda bir "keşke" daha oluştu bugün, keşke elimden bir şey gelseydi de yardımcı olabilseydim; keşke böyle bir manzarayla hiç karşılaşmasaydım. Hoş şunu da iyi biliyorum ya; benim karşılaşmayacak olmam bu insanların var olmadığı anlamına gelmeyecek. Onlar sokak köşelerinde, banklarda uyuyacak yer ararlarken, biz evlerimizde dizileri izleyerek göz yaşları dökecek, orada sevip de kavuşamayan malikanede oturan kurmaca karakterler için kahrolacağız. Teknesiyle gezinti yapan esas çocuğun aldatılması, Paris'te okumaya giden kızın orada aşık olması bizi daha çok ilgilendirecek. Bu dizileri seyrettikçe kendi ülkemizin gerçeğini unutarak, kendimizi kandıracağız ve hatta kendimizi kandırdığımızı dahi bilemeyeceğiz.

Sadece uyansın birileri, bunu istiyorum...

[1] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/beyo_lu_evsiz.jpg
[2] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/kimsesiz.jpg</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/egzoz-sobasi</link>
			</item>
	<item>
		<title>Enflasyonla Sapık Sayısı Doğru Orantılı mı?</title>
		<description>Bu aralar hangi haber programına baksam, hangi siteye girsem hep birbirinin aynı gibi görünen; fakat birbirinden bağımsız tecavüz vakalarıyla karşılaşıyorum. Yahu ne oldu bu ülkeye, bu ülkenin insanlarına, hatta bu dünyaya?
Ortalık sapık kaynıyormuş da haberimiz yokmuş, neredeyse yolda yürürken artık elinizi sallasanız sapığa çarpacak. Kime güveneceğimizi de şaşırdık üstelik. Bu konuya yakın zamanda değinmiştim, biliyorum; ancak bugün okuduğum haberlerde şunlar vardı: Kızına yıllarca tecavüz eden baba, bir de zorla porno film seyrettiriyormuş, karısına harbi ile tecavüz eden koca yargılanıyormuş, yaşları 12 ile 13 arasında değişen küçük kız çocuklarına tecavüz eden tam 21 kişi tecavüz sahnelerini cep telefonuyla kaydettikten sonra yakalanmış vs. vs. vs...
“Eskiden” lafıyla başlamayı aslında pek sevmesem de, bu aralar çok kullanır oldum. Benim de kendime göre bu sözü kullanacağım yerler var artık. Ama bu yazıda bu sözcüğü kullanmak şart oldu neredeyse...
Uzun bir girizgâh oldu, farkındayım… Eskiden gecenin bir vakti de olsa eve daha bir gönül rahatlığıyla gelir, karanlık sokaklarda dolaşmaktan o kadar da çekinmezdik, en azından ben çekinmezdim. Şimdi saat çok geç olmasa da hava karardı mı, nedense içimi bir ürperti alıyor, düşününce de sebebini kolaylıkla buluyorum.
Tecavüzle ilgili hikâyeler -yine eskiden- bir ya da ikiyi geçmezdi, insanlar da döner dolaşır birbirlerine hep aynı hikâyeleri anlatır dururdu. Hikâye dediğime bakmayın, bunun keyifli bir yanı yok elbette; yaşanmış olay hikâyeden kastım. Şimdi insanlar hangi tecavüz olayını anlatacağını şaşırmış durumdalar, ayrıca bu olaylara tanık oldukça kime güveneceklerini de bilemiyorlar… Hani bir laf vardır ya “babana bile güvenmeyeceksin” diye, küçükken bu sözü her duyduğumda kızar, babama laf söylenmiş, hatta ona küfür edilmiş gibi hissederdim. Nasıl olur da babama güvenemezdim; o, dünyada en güvenilecek insandı o zamanlar. Bu arada babam hala gözümde dünyanın en güvenilir insanı…
Şimdi baba gibi gördüğünüz bir adam [1], üstelik dindar, yaşı küçük bir kıza tecavüz etsin, bunu da övünülecek bir şeymiş gibi çıksın anlatsın, insanlar da yaptığı adiliği aklamaya çalışsın, haklı yanlar bulma gayretine girsinler. Demek ki doğruymuş, babana bile güvenmeyecekmişsin.
 [2]

Bu arada bunları yazarken aklıma bu dindar(!) geçinen adamların şeriat yönetimini ülkeye getirmek istedikleri, bunu -çoğu açıkça beyan etmese bile- içten içe arzuladıkları geldi ve şöyle düşündüm. Şeriatla yönetilen ülkelerde “zina” diye adlandırılan evlilik dışı ilişkinin cezası recm değil mi? Yani taşlanarak öldürülme, bildiğiniz gibi günümüzde dahi örneklerine rastladığımız bu cezalandırma şekli kafası dışarıda kalacak şekilde toprağa ya da kuma gömülen kişilerin ölene kadar taşlanması. Hadi o zaman şeriatı isteyen bu insanlara istedikleri düzenin cezasını verelim, onları toprağa gömüp ölene kadar da taşlayalım.
Tabii ki amacım bu değil, insanları taşlayarak öldürmek değil, şeriatın kurallarına göre birilerini cezalandırmak, hatta onları yargılamak bile değil. Ama bazen yargı da hata yapabiliyor, işte o zaman siz de kendi beyninizde cezalandırıyorsunuz onları.
Dedim ya bu aralar, kafanızı nereye çevirseniz bir sapıkla karşılaşıyorsunuz. Sadece bizim ülkemizde mi, elbette hayır. O halde ne yapsak, nasıl bir çare bulsak buna. Önce tecavüz cezalarını tekrar gözden geçirmeliyiz, sonra da özellikle küçük çocuklara yapılan tacizlerde hoş görüyü, taraf tutmayı bir kenara bırakıp adil olmalıyız. Üç beş yıllık hapis cezası vererek, bu sapıkların diğer mahkûmlarca içerde şişlenmelerini beklemek yerine, gereken cezayı baştan verip caydırıcı olmasını sağlamalıyız. Ve hatta tecavüze uğrayan insanın duygularını hiçe sayan, bir ömür boyu o sapık insanla onu yaşamaya mahkûm eden, tecavüz ettiği insanla evlenmeyi kabul eden kişinin cezasının hafifletilmesi hatta düşürülmesi gibi dünyanın en saçma uygulamasından vazgeçmeliyiz.
Artık tek derdimiz ekonomik sıkıntılar değil, artan sapık sayımız. Acaba sapık sayısı enflasyonla doğru orantılı mı? Enflasyon oranı arttıkça sapık sayısı da artıyor mu? Bu gidişle ikisinin de düşmeyeceği apaçık ortada. Hatta el ele verip her geçen büyüyecekler galiba. "Hamdolsun" nefes alabiliyoruz ya!..

[1] http://zuzu.pozitifpc.com/uzer-mi-uzmez-mi-yoksa-uzulur-mu
[2] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/tecavuz_1.jpg</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/enflasyonlar-sapik-sayisi-dogru-orantili-mi</link>
			</item>
	<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Orman Çiftliği Ziyareti: Tam 78 Yıl Sonra</title>
		<description>Atatürk'ün 1930 yılında Orman Çiftliği ziyaretinin videosu Cumhurbaşkanlığının sitesinde ilk defa yayınlandı. İzlediğimde elimde olmadan ürperdim. İnsanlarla Franszıca konuşması, çalışanlarla tek tek konuşup bilgi alması beni duygulandırdı. Hayvanların başını okşarken bile asaletinden bir şey kaybetmiyor, her zamanki şıklığı ve kalitesiyle kısıtlı imkanlarla çekilmiş videoda kendisini belli ediyordu doğrusu.

Bugün Yalova'nın en önemli simgelerinden biri olan Atatürk Orman Çiftliği'nin satılması ya da kaldırılması söylentileri ortada dolaşırken, birden 78 yıl önceki halini görünce içim acıdı. Yüzlerce hayvanın barındığı, o şartlarda bile daha bir özenle korunan Çiftlik, bugün adeta fazla geliyor birilerine.

Daha önce hiç yayınlanmamış bu görüntüleri sizlerle de paylaşmak istedim, çok da fazla yorum yapmadan.
</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/ataturkun-orman-ciftligi-ziyareti-tam-78-yil-sonra</link>
			</item>
	<item>
		<title>İşte Onlar!!!</title>
		<description>Öğretmenliği niye seviyorum, bugün bir daha anladım. Öğrencilerimin yaptığı her şey beni çok mutlu ediyor. Onların yaptığı her şeyi ayrıca çok da beğeniyorum. İnsanın taraf tutmaması mümkün değil, elimde değil ne yapayım. Onlar benim gözümde herkesten daha iyi, çünkü benim öğrencilerim, benim canlarım onlar.

Coverfest 08'e bu sene benim sınıf öğretmenliğini yaptım sınıf da katıldı. Aylardır heyecan içinde koşturuyorlar. Şimdi videoları çekildi ve yakında finali olacak yarışmanın. Günlerdir yayınlanması için beklediğimiz videoları az evvel internette yayınlandı ve merakla beklediğim video klibi nihayet ben de onlar da izleme fırsatı bulduk. İçim bir tuhaf oldu ne yalan söyleyeyim.

Kargaya yavrusu kuzgun görünürmüş ya, o hesap mı bilemiyorum; ama ben onların kazanmasını istiyorum tabii ki. Sizlerle de videoyu paylaşayım dedim. Hatta istedim ki siz de çok beğenin, ben de "İşte onlar benim canlarım" diyeyim.

Heyecanla yazılmış bir yazı, o yüzden de ince eleyip sık dokumadan ne düşünüyorsam şu an yazmak istedim. Karşınızda Echoes ve İron Maiden'in meşhur şarkısı Hallowed Be Thy Name'in coverı... İzleyin ve yorumlayın lütfen. Hatta siteye girip onlara oy da verin  :razz:

[flv width="600" height="360"]http://www.craxsahnesi.com/videos/echoes-nisantasianadolu.flv[/flv]

Site henüz tam olarak oturmuş değil, ama birkaç saate kalmaz ya da yarına kalmaz eksikler tamamlanır. Şu an sanırım oy kullanılmıyor, ama site tamamlanınca buradan  [1]oy kullanabilir, online videoları izleyebilir yorum yazabilirsiniz.

[1] http://www.craxsahnesi.com/dashboard/show_video/22</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/iste-onlar</link>
			</item>
	<item>
		<title>Fıstık İster misin Canım?</title>
		<description>Yıllardır annemin şikayet ettiği fakat bir türlü ne olduğunu anlayamadığımız, bir sıkıntısı vardı. Tarifi pek de mümkün olmayan bu sıkıntıların sebebini uzunca bir zaman sonra nihayet anladık. Huzursuz ayak sendromu... İsmi de pek bir meymenetsiz olan bu rahatsızlık, insanları çileden çıkartan bir şey. Ancak nasıl bir sıkıntı yaşadığınızı ne hissettiğinizi bile anlatamıyorsunuz.
 [1]Özellikle geceleri baş gösteren, sürekli ayaklarınızı oynatmak zorunda kaldığınız bu durum, adeta sinirleri yıpratıyor. Çok farklı bir duygu, soran insanlara nasıl bir şey olduğunu anlatmakta zorluk çekiyorsunuz. Son birkaç yıldır annemin neler çektiğini anladım; çünkü bende de başladı bu sıkıntılar. Gecenin bir yarısı sizi uykudan uyandıran ve ayaklarınızı hareket ettirmek zorunda bırakan bu rahatsızlığın sebebinin vücutta eksik olan bazı mineraller olduğunu öğrendim.
Özellikle Magnezyum eksikliğinin yol açtığı huzursuz ayak sendromu, bazı insanlarda o kadar ileri boyuttaymış ki, gün içerisinde sürekli dolaşma, ayakları hareket ettirme ihtiyacıyla kendini gösteriyormuş. Hatta anlatılan hikayelere bakılırsa evliliklerinde sırf bu yüzden problem yaşayan insanlar bile varmış. Tıpkı horlayan erkeklerin boşanma nedeni olduğu gibi, sürekli yatakta kıpırdayan bir kadın da evdeki gerginliğe neden olabiliyor haliyle.
Son zamanlarda, özellikle yorgun olduğumda gecenin bir vakti nöbetler halinde beni de delirten bu rahatsızlığın tam bir tedavisi de yok sanırım. Ancak özellikle Magnezyum eksikliğinden kaynaklandığını öğrendiğimde, bu minerali nerelerden bulabiliriz diye bir araştırma yaptım ve Magnezyumun insan vücudu için ne kadar gerekli olduğunu da öğrenmiş oldum.
Magnezyum, Demir ve diğer maddeler kadar bilinen bir mineral değil. Diğerlerine göre yeni keşfedilmiş zaten. Ancak artık bilinen bir gerçek var ki Magnezyum eksikliği ölümlere yol açabiliyor. Yine son araştırmalar bu elementin felci önlediğini, tansiyonu düşürdüğünü, "beyin enfarktüsü" denen damar tıkanıklığı riskini azalttığını ortaya koymuş. Cildi güzeleştiren, strese ve migrene iyi gelen Magnezyum kalbi de koruyormuş. Bu arada diş sağlığı için çok önemli olduğunu, saçları besleyip, tırnakları koruduğunu ve vücudumuzdaki 300 enzimi harekete geçirdiği için metabolizmayı çalıştırdığını da belirtmekte fayda var. Sinir sisteminin ve kasların gevşemesini sağladığı için Magnezyuma anti-stres minerali deniyormuş.
Ancak vücutta doğal olarak bulunmayan Magnezyumun dışarıdan besin yoluyla alınması gerekiyor. Bu durumda hangi besinlerde Magnezyum olduğunu ve günlük ihtiyacımızı da bilmek gerekiyor.
Magnezyum başta tüm yeşil sebzeler olmak üzere, ağırlıklı olarak ıspanak -bilinenin aksine ıspanakta demir değil de magnezyum var, Temel Reis'e duyurulur  :cool: -, karnabahar, tüm tahıl ürünleri ve baklagiller -en fazla barbunya-, istiridye, kayabalığı ve yer fıstığında bolca bulunuyormuş.
Vücudun günlük Magnezyum İhtiyacı 300-600 mg arası olup, ihtiyaçtan fazlası idrar yoluyla atılabiliyor. Ancak vücutta bulunan aşırı miktardaki Magnezyum, uykusuzluğa ve depresyona da neden olabiliyor. Bu durumda faydalıymış diyerek Magnezyum yüklemesi yapmamız da doğru değil.
Bu arada unutmadan Magnezyum eksikliğine neden olan durumlar nelermiş, onlara da bir değineyim bari de tam olsun. Aşırı alkol ve kafein tüketimi, idrar söktürücü ilaçların kullanılması, fazla şeker kullanmak, yanık, yaralanmalar, ameliyatlar ve sebzelerin sürekli olarak pişirilerek yenmesi, doğal olmayan sebze ve meyvelerin tüketimi ve karaciğer rahatsızlıkları Magnezyum eksikliğine neden oluyormuş.
Şimdi benden bir tavsiye, bundan sonra yatakta kıpırdayan eşinize "Ne kıpırdıyosun, uyusana!" diyeceğinize baş ucunuzda bulundurduğunuz bir kase fıstıktan ona ikram edin. O da olmazsa eczanelerde kapsül olarak satılan Magnezyum drajeleri var hemen bir tane verin, hem o uyusun hem de siz :idea:

[1] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/huzursuz_ayak_sendromu.bmp</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/fistik-ister-misin-canim</link>
			</item>
	<item>
		<title>Eşlerinize İyi Davranın Yoksa Alzeimher Olursunuz</title>
		<description>Yaşlı diye nitelendirdiğimiz özellikle 60 yaş üstü insanlarda sık görülen bir rahatsızlık olan Alzeimher hastalığı, hayatı geçmişte yaşama olarak tanımlanabilir. Yakın çevresindeki kişileri dahi tanıyamayan bu hastalar genellikle çocukluk ve gençlik dönemine dönerler. Eşini annesi sanan, çocuğunu babası sanan akrabalarınız olmuştur çevrenizde. 

Uzmanlar 250-300 bin kadar Alzeimher hastasının Türkiye'de bulunduğunu söylüyorlar. Bu oldukça büyük bir rakam ve ileride bizim de başımıza gelme riskinin olduğunu gösteriyor.

Bu hastalığa yakalanma rsikini azaltmak için doktorların tavsiyelerine şimdiden uymak gerekiyor. Örneğin düzenli ve sağlıklı beslenme, özellikle de Akdeniz usulü beslenme ileriki yaşlarda bu hastalığa yakalanmamamız için alacağımız çok basit önlemlerden bir tanesi. Bunun haricinde yapılan bir araştırma çok ilginç sonuçlar koymuş ortaya. Sosyal hayat, hastalığa yakalanma riskini çok büyük bir oranda ortadan kaldırıyormuş. Finlandiya'da 1500 denek üzerinde yapılan ve yıllar süren çalışmalar, evli kalmanın ya da düzenli bir ilişki içerisinde olmanın Alzeimher hastalığına yakalanmamak için en önemli önlemlerden biri olduğunu ortaya koymuş. Uzun süre evli kalan insanlarda hastalığa çok az rastlanıyormuş.
 [1]

Rakamlarla durumu açıklamak sanırım daha etkili olacak; şöyle ki uzun yıllar evli kalan insanlarda Alzeimher olma riski %50 azalıyormuş, boşanıp tekrar evlenmeyenlerde bu risk 3 katına, dul kalmış ve tekrar evlenmemişlerde ise 6 katına çıkıyormuş. Buradan hemen şu sonucu çıkarıyorum, Alzeimher olmak istemiyorsanız eşlerinizi üzmeyin ve sakın ha boşanmayın :razz:

Aynı araştırma okumuş insanlarda Alzeimher olma riskinin de azaldığını yine ortaya koymuş. Demek ki okumak, aktif olmak, sosyal hayatın içerisinde birebir yer almak ve düzenli bir ilişkinin içerisinde olmak bu hastalıktan korunmamızı sağlıyor.

Aslında sadece Alzeimher'dan korunmak için değil, diğer bütün hastalıklardan korunmak için de tüm bunları zaten yapmamız gerekiyor. Düzenli beslenip, hayatın içerisinde aktif bir role sahip olduğumuz zaman hem fiziksel anlamda hem de ruhsal anlamda sağlıklı olabilmemiz mümkün.

[1] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/ihtiyar_sevgililer.jpg</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/eslerinize-iyi-davranin-yoksa-alzeimher-olursunuz</link>
			</item>
	<item>
		<title>Renegade Obama</title>
		<description>Şimdi de insanlar, ABD'nin yeni başkanı Barack Obama'ya taktı kafayı. Daha görevine başlamadan hakkında yazılanlar gırla... Ama bizi en çok ilgilendiren kısım, nedense, Obama'nın Müslüman [1] olup olmayışı. Kimine göre Müslüman, kimine göre Hristiyan hatta kimine göre de dinsiz Obama.

Bize ne faydası var peki? Müslüman olduğu zaman kuş mu konduracak? Ya da Hristiyansa Bush'tan daha mı fazla zarar verecek insanlara? Bush'un berbat yönetimini gördük. Tüm dünyaya ne kadar zarar verdiğini çok iyi biliyoruz. Emperyalizmin baskıcı ve yayılmacı politikasını yıllarca damarlarımızda hissettik Bush sayesinde. Şimdi Obama Hristyansa, Bush'tan daha mı fazla zarar verecek dünyaya? Sanmıyorum... Petrol rezervi bulunan ülkelere akıncı misali Bush'tan daha mı fazla sefer(!) düzenleyecek? Onu da sanmıyorum.

Çıkan bir habere göre gizli servis, Obama'dan bir kod adı bulmasını istemiş kendisinden. Obama da "Renegade", ismini seçmiş. Renegade, dönek anlamına geliyormuş, hatta dininden dönen demekmiş bu. Anlayacağınız bu kod adı, Obama ile ilgili yine bir sürü yorum yapmaya itmiş insanları. Kimine göre Obama, Müslümanken Hristiyanlığı seçtiğini anlatmak için gizliden gizliye bir mesaj niteliği taşıması amacıyla bu ismi seçmiş, kimine göre de aslında Hristiyanken Müslümanlığı seçmiş; çünkü İspanyolcada Renegado, Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçenler için kullanılıyormuş.

Tabii ki bu haber "Obama'dan Tarihi İtiraf" başlığı ile duyuruldu. Bence adamın bir şey itiraf ettiği yok, hem de tarihi sayılacak bir itiraf hiç değil. Nasıl olsa seçildi ve bitti, eğer dini ile ilgili bir şeyler söylemek isteseydi açık açık söylerdi. Ayrıca bana ilginç gelen kısım dini kimliğiyle ilgili değil, nasıl oluyor da gizli kalması gereken bu kod ad(!), böyle açık açık söylenip deşifre edilebiliyor. O zaman gizlilik neresinde?

Obama'nın müslüman olup olmaması beni pek ilgilendirmiyor doğrusu. Yönetimi resmen ele aldığı zaman nasıl bir tavır sergileyeceği, Amerika'nın yüzlerce yıllık kemikleşmiş sömürgeci tavrını değiştirip değiştirmeyeceği beni ilgilendiriyor.

[1] http://www.pozitifpc.com/editorblog/guncel/barack-obama-musluman-mi-yahu</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/renegade-obama</link>
			</item>
	<item>
		<title>İşlerine Gelince &#8220;İnsan Hakları&#8221;</title>
		<description>İdam cezasına karşıyım, bir insanı idam etmenin cinayetten bir farkı olmadığına inanıyorum. Tabii bunu söylemek benim için kolay olabilir. İnsanların başına çok acı şeyler geldiği zaman, en yakınları belki de gözlerinin önünde öldüğü zaman aynısını o kişiye yaşatmak isteyebilirler. Bu çok doğal bir tepki. Kızı tecavüze uğramış bir anne, gözleri önünde oğlu bir başkası tarafından öldürülmüş baba bu suçları işleyen kişilerin öldürülmesini pekala isteyebilir. 

Amerika'nın Texas eyaletinde yıllar önce kız arkadaşının ailesine saldırarak 16 yaşındaki bir kızı öldüren ve iki kişiyi ağır yaralayan bir suçlu, geçtiğimiz gece iğne vurularak idam edilmiş. Yani sadece bir kişiyi öldüren bu adam, idam edilerek cezası kesilmiş. Bu haberi okuyunca kendi kendime "Hani idam cezası yoktu?" diye düşündüm. "Nerede insan hakları?" dedim.

Binlerce insanın hayatına mal olan, bebek katilini sırf bu yüzden İmralı'da beslemiyor muyuz? İçeride kitap yazabilen, örgüte talimatlar dahi verebilen bu adamı neden hala idam edemiyoruz? Her gün hala bu kadar şehit verirken, bir sürü ailenin ocağı sönerken, dul eşler, yetim çocuklar boynu bükük geride kalırken, anneler babalar evlat acısıyla yanarken neden hala bu insanı orada yaşatıyoruz? Neden bu konuda ağzımızı açar açmaz "İnsan Hakları" devreye giriyor da, sorgu sırasında hala birileri işkenceden ölebiliyor?

Evet, Engin Çeber'in -Adli Tıp Kurumu'nun raporuna göre- Metris cezaevinde işkenceden dolayı öldüğü açıklanmış. Şimdi bu işte bir terslik yok mu sizce de? Bence çok büyük bir terslik var. Bebekleri dahi gözünü kırpmadan öldüren ve öldürten biri bey gibi sefasını sürsün, bunun gerekçesi olarak İnsan Hakları'nı gösterelim. Biz kendi hükümlümüz için en iyi şartları hazırlamak zorunda bırakılalım, Amerika ellerini belini koyup başımızda nöbet tutsun. Ama aynı Amerika bir kişiyi öldürmüş bir suçluyu infaz etsin biz sesimizi çıkarmayalım. Bu arada kimseyi öldürmemiş hatta canını bile yakmamış biri işkenceyle öldürülsün, gencecik bir hayat son bulsun, tabii bu durumda İnsan Hakları kavramını göz ardı edelim, hatta hemen unutalım böyle bir şeyin varlığını...

Nedense işimize geldiği gibi kullanıyoruz her şeyi, İnsan Hakları'nı da öyle... Tüm bunlara da ben sadece gülerim; ama acı bir gülümsemeyle...

İdamla ilgili resim ararken aşağıdaki şu resimleri buldum, uluorta kırbaçlanan ve halkın gözleri önünde Ortaçağdan kalma bir gelenekle idam edilen insanların sergilendiği resimlerdi bunlar. Bir Ortadoğu ülkesinden görüntüler olduğu çok açıktı; ancak hangi ülke olduğunu tam olarak bilemiyorum. Şimdi İnsan Hakları'nın ihlali gerekçesiyle Amerika bu ülkeye de girer ve orayı da talan edip bırakır. Tıpkı daha önce yaptığı gibi. Ama belki de bu görüntülerinçekildiği ülke düzeni getirmek için Amerika'ın girdiği ve düzen yerine kavga, kaos, ölüm ve kanın hakim olduğu ülkelerden biri de olabilir...

[gallery]</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/islerine-gelince-insan-haklari</link>
			</item>
	<item>
		<title>Ebegümeci Isırganotuna Karşı</title>
		<description>Bir ebegümeci ile bir ısırganotunu yanyana koyarsanız ne olur? Ebegümecinin her yeri ısırılmaktan kabarır tabii. Bu öyle sandığınız gibi Amerikan espirisi falan değil. Bizim evde gerçekten bir ebegümeci ve bir ısırganotu var ve yanyana yaşıyorlar. Şimdi evdeki ebegümeci ben oluyorum, ısırgan otu ise bu yazıyı okuduktan sonra gelip de bana "ne demek istedin, ben seni ısırıyor muyum?" diye sorabilir. Ben de Wolkanca'da okuduğum bu yazıyı  [1]hemen ona gösteririm.
Doğum tarihlerine göre hangi bitki olduğunu merak edenler yazıyı okusunlar. Bir nevi burç aslında bu bitkiler de, tahliller de hemen hemen burç tahlilleri ile aynı. Yani yazının başında bahsettiğim ebegümeci balık burcu, ısırganotu da yay burcu oluyor dolayısıyla. Yay ateş burcu bildiğiniz gibi, balık da su grubunda. Balık Yay'ın ateşini söndürmeye çalıştıkça, Yay daha da bir alevlenir ateşinin sönmemesi için. Doğal bir tepki bu anlayacağınız... Ateş çoğaldıkça Balık da suyu fazlalaştırır ve bu döngü böyle devam eder. Şikayet ettiğimden değil, aslında burçlarla falan pek ilgilenmem; ancak burçların karakterler üzerindeki etkisine inanırım. Yalnızca gezetelerdeki günlük burç falları bana çok saçma gelir. Çünkü daha tuttuğunu hiç görmedim.

Bu yazıyı yazarken ebegümeci ve ısırganotuyla ilgili kısa bir araştırma yapma ihtiyacı duydum. Karakterlerden ve burçlardan bağımsız olarak ne işe yaradıklarını, hangi hastalıklara iyi gelip, nerelerde kullanıldıklarını bir araştırdım. Aslında çoğumuz özellikle ısırganotunun faydalarını artık çok iyi biliyor. Ama ben yine de burada bir daha yer vermek isitiyorum.

 [2]Hem kökü, hem tohumları hem de yaprakları şifalı olan bir bitki ısırganotu. Sadece sağlık açısından değil eski çağlardaki saygınlığı açısından da önemli bir yere sahip. Örneğin, Albrecht Dürer bir tablosunda elinde ısırganotu olan bir meleğin Tanrı katına uçuşunu canlandırmış. Egzamaya iyi geldiği gibi egzamayla birlikte oluşan baş ağrılarına da bire bir olan bitki, karaciğer ve dalak rahatsızlıklarında kullanılıyor. Ayrıca mesane hastalıklarına da iyi geliyor. Böbrek taşı oluşumunu engelliyor, idrar yolu hastalıklarına iyi geliyor ve idrar yollarındaki iltihabı temizliyor, kan temizleyici özeliğe sahip ve aynı zamanda kan yapıcı. Siyatik ve lumbago tedavisinde kullanılıyor, bacak ve kollardaki sinir iltihaplanmasına iyi geliyor. Isırganotunun tohumunun kanser tedavisinde de kullanıldığı biliniyor. Isırganotunun yaprakları sıcak suda bir müddet bekletildikten sonra banyo sırasında saça dökülmesiyle baştaki deri rahatsızlıklarına ve saç dökülmesine iyi geldiği söyleniyor.

 [3]Ebegümeci kırıklarla oluşan içerdeki iltihaplanmalara ve dışarıdan yaralanmalara iyi geliyor. Gırtlak iltihabı [4]nda çay olarak içildiğinde tesir ediyor. Akciğer balgamlanmalarında, bronşiyal nezlede,  öksürük ve aşırı ses kısıklığında, bademcik iltihabı ve ağız kuruluğunda, mukoza iltihaplarında,  gastrit, mesane iltihabı,  mide ve bağırsak mukoza iltihabında ve ağız boşluğu iltihabında  olduğu kadar, mide ve bağırsak ülserinde çayı hazırlanarak kullanıldığında faydası kanıtlanmış bir bitki. Gözyaşı azlığından şikayet eden insanlar da ebegümecini çay olarak demledikten sonra gözlerine kompres yaparlarsa iyi geldiğini görecekler. Kaşınan ve yanan yüz alerjilerinde ılık ebegümeci çayı ile yüzü yıkamanın da bu kaşıntı ve yanmalara iyi geldiği biliniyor.

Bu bilgilerden sonra ebegümeci mi yoksa ısırgan otu mu gibi bir kıyas içine girmem doğru olmaz tabii, ama bir ebegümeci olarak ısırganotuna olan sevgim ve saygım biraz daha arttı. İyi ki varsın ısırganotu  :razz:

[1] http://blog.wolkanca.com/dogum-tarihinize-gore-hangi-otsunuz/
[2] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/isirganotu.jpg
[3] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/ebegumeci.jpg
[4] http://zuzu.pozitifpc.com/bir-meslek-hastaligi-daha-larenjit</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/ebegumeci-isirganotuna-karsi</link>
			</item>
	<item>
		<title>Bir Meslek Hastalığı Daha: Larenjit</title>
		<description>Günlerdir boğazımda bir şeyler var. Sanki asprin içmişim de aşağı inmemiş orada takılıp kalmış. Tabii aklıma bin türlü şey gelmeye başladı. Normalde pek de evhamlı değilimdir; ama bu sefer kötü şeyler düşünmeye başladım. Bir ağrı ya da sızı yok; fakat boğazıma takılıp kalan bir şeyler var ve beni rahatsız ediyor. Dün dayanamadım ve doktora gittim. Endişelerimin yersiz olduğunu anlayıp rahatladım ve hastalığımın da adını öğrenmiş oldum: Larenjit...

Bu larenjit denen hastalık neymiş bir araştırayım dedim; karşıma yine mesleğim çıktı. Larenjit ses telleri enfeksiyonu ve tahrişi diye açıklayabileceğimiz bir rahatsızlık. Bazı yerlerde gırtlak iltihabı olarak da geçiyor. Bu iltihaplanmanın sebebi, bazen dışarıdan solunan kimyasallar olabiliği gibi, aşırı sigara ve alkol tüketimi de buna neden olabiliyormuş. Bunun yanısıra çok fazla konuşmak zorunda olan, özellikle de yüksek sesle, insanlarda daha sık baş gösteriyormuş. Malum öğretmenlik yapıyorum ve bütün gün yüksek sesle konuşmak zorundayım. Bir zamanlar faranjit olmuştum; doktor o zaman da bana bunun meslek hastalığı olduğunu uzun süre yüksek sesle konuşan insanlarda ve özellikle öğretmenlerde olduğunu söylemişti. Şimdi de Larenjit olarak yine uzun süreli ve yüksek sesle konuşmanın ceremesini çekiyorum.

Larenjitin belirtileri arasında seste kısılma, bazen tamamen, bazen de hafif şekilde baş gösteriyor. Bunun yanısıra sürekli olarak öksürme ya da boğazı temizleme isteği de belirtilerden biri. Tedavisi de aslında ilaçla mümkün olan ve çoğu zaman da tedaviye kolay cevap veren bir hastalıkmış. Ancak dışarıdan solunan kimyasallara ve özellikle sigaraya dikkat çekiyor doktorlar.

Larenjitin bakteriden kaynaklandığı tespit edilirse ki bunu laboratuvar tetkikleriyle anlamak mümkün, bu durumda antibiyotik tedavisi uygulamak gerekiyor. Yine doktorun tavsiye ettiği bir pastil-bütün pastiller larenjitte etkili olmuyor- rahatlamaya neden oluyor.

Böylece bir hastalık hakkında daha bilgi sahibi olup, moralimi de bozmadan ilaçlarımı içmeye başladım. Bu arada eczaneye gittiğimde ilaçlarımı almak için devletin pastil için ödeme yapmadığını da öğrenmiş oldum. Tabii pastile niçin ödeme yapsın ki, keyif için alıp emilen bir şeker ne de olsa, bonibon misali. İnsanlar hasta oldukları zaman değil de, canları şeker istediği zaman sanki bu pastilleri kullanıyorlar da bu yüzden de ödemesi yapılmıyor. Daha bunun gibi birçok ilacın ücretinin ödenmediğini bildiğim için pastili çok fazla dert etmeyeceğim. Ama öyle ilaçlar var ki, devletin ödemediğini duyduğunuzda "yuh artık" diyorsunuz.</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/bir-meslek-hastaligi-daha-larenjit</link>
			</item>
	<item>
		<title>Son Gazi-Son Buluşma ve Mustafa</title>
		<description>Bir Haber: "İstiklal madalyası sahibi son gazmizi de önceki gün kaybettik. Emekli Albay Mustafa Şekip Birgöl, önceki gün 105 yaşında hayatını kaybetti." TBMM'de teklif üzerine resmi tören yapılacakmış bugün. Gazilerimize gerektiği önemi vermemiş olmamızın üzüntüsü var aslında içimizde. Son Gazimizi de belki bu yüzden resmi törenle uğurlayarak kendilerini affetirmeye çalışıyordur birileri. Bildiğim kadarıyla üç aydan üç aya 500 milyon lira gibi komik bir para alıyorlardı. Hatta bazıları o kadar gururlu idi ki onu da almadılar. Tıpkı meşhur Fatma Nine'nin Kurtuluş Savaşı'nda ölen babası için bağlanan şehit maaşını reddedip almaması gibi. Bu maaşı reddetmişti Fatma Nine, çünkü "bu vatan bizim, onun uğruna ölmek bizim bir borcumuz, eğer ben bu maaşı alırsam babamın mezarda kemikleri sızlar" diyerek geri çevirmişti şehit aylığını. Üstelik maddi durumu iyi de değildi Fatma Nine'nin.

Bu aralar gündemimizi Kurtuluş Savaşı, Gazi Mustafa Kemal, Gazilerimiz ve Şehitlerimiz oluşturuyor. Malum her sene böyle olur Ekim ve Kasım ayları. Yıl boyunca doğru düzgün hatırlamayız birçok şeyi; ama 29 Ekim ve 10 Kasım tarihlerinin birbirine bu kadar yakın olması ve bu günlerde duygu yoğunluğu bizi bu konulara eğilmemize sevkeder. İyi de olur aslında.

"Mustafa" filmine bu aralar çok laf edildi. Ama insanlar şunu unuttular, bu film bize birçok şeyi yeniden hatırlattı, gençleri bu konuda daha bir şevklendirdi. Şimdi de yeni bir film ve belki de yeni bir tartışma daha geliyor. 14 Kasım'da gösterime girmesi beklenen "Son Buluşma" adlı film, geriye kalan son üç Kurtuluş Savaşı Gazisi ile çekilmiş, bir Nesli Çölgeçen filmi. Ancak film çekilirken hayatta olan bu üç Gazimizden ikisi şu an yaşamıyor, diğerinin de durumundan pek emin değilim doğrusu. Çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi "son gazimizi önceki gün kaybettik haberi" yayınlandı ve bugün resmi tören yapılacak. Eğer ben Gazilerle ilgili yanlış bir bilgiye sahip değilsem ve bu haberi yanlış algılamadıysam bahsettiğim filmdeki üç gazi de yaşamıyor demektir.

"Son Buluşma" filminin yönetmeni Nesli Çölgeçen, filme sponsor bulamamış maalesef. Bu konuda da serzenişlerde bulunmuş haklı olarak. Ancak bu serzenişlerden bir tanesi bana anlamsız geldi. Bir televizyon programında sponsor bulamamaktan yakınan Çölgeçen, "Mustafa filmine hemen sponsor bulundu, çünkü Can Dündar'a aitti film; ancak ben sponsor bulamadım." ifadelerini kullanmış. Doğrusu bu açıklamayı yadırgadım. Yine de burada "Mustafa" filmine bir eleştiri vardı, filmi ve daha doğrusu Can Dündar'ı alaşağı etme çabaları. Selamsız Bandosu ve Züğürt Ağa gibi önemli filmlere imza atmış olan bir yönetmen, Can Dündar'la kendisini kıyaslamamalı bence. Çünkü her ikisi de alanlarında başarılar elde etmiş kişiler...

Film'de Gazi'lerin ağzından son defa Kurtuluş öykümüz anlatılıyor. Fragmanını izlediğimde tüylerim yine diken diken oldu, bir gazi diğerinin sakalını tarakla tarıyordu, büyük bir sevgi gösterisi göstererek. Filme sponsor bulunamaması da sanırım gösterim tarihini etkilemiş olacak ki, başta Ekim ayı denmiş, daha sonra 14 Kasım'a ertelenmiş. Filmin fragmanı bir haber programı ya da belgesel izliyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Bakalım gösterime girince tepkiler ne şekilde olacak.

[gallery]

Nişancı Er Ömer, Sıhhiye Onbaşı Veysel ve Süvari Yakup Çavuş yaşadıklarını birinci ağızdan son defa anlatarak yine bizi o unutulmaz döneme, kahramanların çarpıştığı günlere götürecekler.

</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/son-gazi-son-bulusma-ve-mustafa</link>
			</item>
	<item>
		<title>Üzer mi Üzmez mi Yoksa Üzülür mü?</title>
		<description>Hüseyin Üzmez denen şahsiyet -ki bir şahsiyetinin olduğuna da inanmıyorum-, galiba bu sefer kendisi üzülecek. Adını bile ağzıma almak istemediğim biri aslında, uzunca bir zamandır davanın bir şekilde sonuçlanmasını ve adaletin tecelli etmesini bekliyorduk. Yaşça çok küçük, daha çocuk olan savunmasız birine cinsel tacizde bulunan kazık kadar biri... İnsan ismiyle müsemmadır; ancak Hüseyin Üzmez hariç. Soyadıyla hiç de alakası olmayacak kadar sinir bozucu, insanları üzmek bir yana küçük bir çocuğa tacizde bulunabilecek ve hatta çıkıp bu konuda övüne övüne ahkâm kesecek kadar insan sıfatını hak etmeyen biri...

 [1]

Geçtiğimiz günlerde adli tıp kurumunun hazırlamış olduğu ,bence, rezillik örneği bir rapor sayesinde serbest bırakıldı bu adam. Ve bu insanın(!) dışarıda eini kolunu sallaya sallaya dolaşmasına sebep de raporda bu zavallı çocuğun durumdan ruhsal anlamda etkilenmediğinin belirtilmesiydi. Bugün sabahın erken saatlerinde izlediğim bir haberle bir nebze umutlandım, birilerinin hala vicdanı varmış ve nihayet harekete geçtiler, diye düşündüm. Raporu hazırlayan kurulda çocuk psikoloğu ya da psikiyatrının olmaması birilerini harekete geçirmiş ve raporun iptali istenmiş.

Şimdi umuyorum ki bu rapor iptal edilip, adam gibi yeniden hazırlanır ve Hüseyin Üzer de -pardon Üzmez(!)- ait olduğu yere, yani parmaklıklar ardına geri döner. Din kisvesi altında yapılan tacizlere ve dolandırıcılıklara da birileri böylece göz yummamış olur. Ve yine umarım ki bir an evvel bu dava sonuçlanır da adam demeye bile dilimin varmadığı bu kişi suçlu bulunur. Çünkü sebebi her ne olursa olsun bu yaptığı sapıklıktan başka bir şey değildir ve mazereti de affı da olamaz!

[1] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/huseyin-uzmez.jpg</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/uzer-mi-uzmez-mi-yoksa-uzulur-mu</link>
			</item>
	<item>
		<title>Keşke</title>
		<description>Bugün 10 Kasım'dı, malum Ata'yı andığımız, onu daha bir anlamaya çalıştığımız gün... Saat tam 09.05’te sirenlerin çaldığı birkaç dakikalığına hayatın durduğu an... Başka hiçbir ülkede eşi ve benzerine rastlanmayan, tüm ülkenin saygı ile ayakta durduğu an, ben de okulun bahçesinde öğrencilerimle birlikte saygı duruşundaydım. Her sene olduğu gibi içimin ürperdiği, o birkaç dakika içerisinde bir sürü hissi aynı anda yaşadım... Minnet, sevgi, özlem ve keşkeler...
Ata’yı her anışımızda, onunla ilgili her sohbette aklımızdan onlarca “keşke” bir anda geçiveriyor. Benim en büyük “keşkem” böyle bir dehanın daha uzun yaşayıp, bu ülke için daha büyük şeyler yapmış olabilmesine dairdir. Kısa ömrüne bu kadar çok ve büyük işleri, koskoca bir devrimi sığdıran Atatürk, uzun bir ömürde neler neler yapardı, siz tahmin edin.
Bugün, akşam haberlerinde devlet erkânının katıldığı törenleri hepimiz bol bol izledik. Anıtkabir’den tutun da, Dolmabahçe Sarayı’ndaki törene kadar hepsinde halkın gözyaşlarıyla, minnet duygularıyla ağızlarından dökülen o samimi sözcükler aslında hepimize çok şey anlattı.
Başbakan Erdoğan’ın katıldığı törende çevresindeki insanlardan en çok Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç’la sohbet etmesi, hem de Ata’yı andığımız bu özel günde Galatasaray-Fenerbahçe maçından bahsetmesi dikkatlerden kaçmadı. Böyle bir günde, bu kadar anlamlı bir törende maç muhabbetine giren bir başbakan, gençlere nasıl örnek olacak, doğrusu bilemiyorum. Bir öğretmen olarak törenlerde ciddiyetsiz davranan öğrencilere saatlerce nasihat eden ben, çıkıp da “ama başbakan da törende maç muhabbeti ediyor”, diyen bir öğrenciye ne cevap vereceğim? Aslında bu soruyu gerçekten vereceğim bir cevabım olmadığı için sormadım tabii ki; ancak böyle bir soruyla karşılaşan Başbakan acaba nasıl bir cevap verir onu merak ediyorum açıkçası. Belki bu cevabı da çok iyi biliyoruz, en azından Başbakanın üslubunu iyi biliyoruz artık.
Törenin ilerleyen dakikalarında mevzudan çok sıkılmış olacaklar ki, bazı insanlar uyuklamaya başlamış, bunların arasında bu özel güne çok büyük anlamlar yükleyen (!) Başbakan da var. Bir yandan -daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi- iyi niyetle yapılmış bir filme halk, Atatürk’ü yanlış tanıtıyor, insanlara O’nu kötü ve aciz gösteriyor diye Can Dündar’ı yerden yere vururken bu durum karşısında nasıl tepki verecekler, yine merak ediyorum doğrusu.
Anlayacağınız merak ettiğim o kadar çok şey var ki, hangi birine değinsem bir türlü bilemedim. Ben de bu anlamlı günde dehasına ve başarısına büyük bir hayranlık beslediğim Atatürk’ün resimlerine burada yer vererek katkıda bulunmak istedim. Dehasından bahsediyorum, başarılarından; ancak karizması da yadsınamayacak kadar fazlaydı, umarım resimlerine bakarken bana hak verirsiniz.
[gallery]</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/keske</link>
			</item>
	<item>
		<title>Kabul Etmesek de Bir İnsandı</title>
		<description>Şu an gösterimde olan ve son zamanların en ateşli tartışmalarına sebep  "Mustafa" filmini fırsat bildiğimden değil, benim de söyleyecek bir iki lafım olduğu için bu konuda bir iki şey deme ihtiyacı duydum. Aslında uzun zamandır aklımdaydı, ama fırsat bulup bununla ilgili yazamamıştım; daha doğrusu doğru kelimeleri dile getirebilir miydim bunu bilmiyordum. Haklı bir tereddüt bu aslında benim için, yıllardır tabulaştırdığımız, daha doğrusu putlaştırdığımız Mustafa Kemal'in insan olduğunu neredeyse unutmuşken Can Dündar çıkıp bir film yaptı ve O'nun bir insan olduğunu hatırlattı hepimize. Bu gerçeği kabbulenmeyen halk da veryansın etti doğal olarak Dündar'a.

Nasıl olur da Atatürk, yalnız ve zaafları olan bir insan olarak lanse edilebilirdi. Bizim bildiğimiz Atatürk duyguları olmayan daha doğrusu duyguları olamayacak kadar insan üstü, zaafları olamayacak kadar da güçlü biriydi. İçimizden biri olmasına imkan yoktu; çünkü O, 10 Kasımlarda saygı duruşu ile andığımız, Cumhuriyet bayramlarında adına marşlar okuduğumuz, büstüne çelenkler koyup devasa kabri Anıtkabir'de bütün heybetiyle yatan ve bizi oradan gözleyen yüce bir liderdi sadece. Bunun dışına çıkmazdı, çıkamazdı, mümkünatı yoktu. İnsan olarak tabiatımızda var bizim putlaştırma, bu yüzden de insanları çok fazla suçlamıyorum bu tepkilerinden dolayı.

Ama benim de bildiğim bir şey var ki Atatürk, sevgiye ihtiyaç duyan, yalnızlığı sevmeyen, kadınları, içkiyi, eğlenceyi seven biriydi. İnsandı yani. Bunu nasıl göz ardı edebilirdik ki... Aslında dediğim gibi uzun zamandır bu konuyla ilgili bir yazı yazmayı planlıyordum, ama film ile ilgili o kadar çok tartışma cereyan etti ki ben de bu furyaya katılmayı pek istemedim doğrusu. Zaten film hakkında pek de yorum yapma niyetinde değilim şimdilik, ortalık bir durulsun, her zamanki gibi gündem değişsin, belki ben de o zaman film hakkında yorum yaparım. Tam da filmle eş zamanlı olarak bir şekilde bulduğum Atatürk'ün gün gün, tarih tarih yazdığı günlüklerinden bir kısmının sadeleştirilmiş halinin yine bir kısmına yakında yer vermeyi düşünüyorum. Onun insan olduğunu tekrar hatırlatacak bu günlükler, bildiğiniz gibi yayınlanma sözü verildiği halde yıllardır kapalı kapılar ardında tutuluyor. Halkıyla buluşmasına izin verilmeyen günlüklerin sadeleşmiş halinin çok kısa bir bölümüne bir süre sonra burada yer vermeyi planlıyorum.

[gallery]

Ancak günlüklerden önce kısa bir videoyu sizinle paylaşmak istedim, aslında sıkıntılar içinde büyüyen, çoğu zaman en yakınındaki insanlar tarafından bile yalnız bırakılıp, hakkında idam kararı dahi çıkartılan Atatürk ile ilgili bir video bu. Ama kardelen misali bu yalnız adam, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığına sebeptir.

[flv]http://zuzu.pozitifpc.com/videos/10.flv[/flv]</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/kabul-etmesek-de-bir-insandi</link>
			</item>
	<item>
		<title>Bloglar Arası Temaşa</title>
		<description>Yıllar önce ilk bloglar açıldığında insanlar, blog dediğin de neymiş, ne işe yarar, bloglardan bir iş çıkmaz yorumları yapıyorlardı. Bugün nereye baksanız karşınıza bir blog çıkıyor. Hem de kaliteli, bol içerikli adeta insanları bağımlı hale getiren bloglar var. Benim de her gün düzenli olarak ziyaret ettiğim, yeni yazılarını merakla beklediğim blog siteler var.
Bunun yanı sıra bazı bloglarda sadece gün içinde yaşadıklarını anlatanlar, bloglarını günlük olarak kullananlar var. Aslına bakarsanız gün içinde yaşadıkları her şeyi yazan insanların bloglarını çok fazla takip etmiyorum. Zaman zaman baktığım oluyor tabii ki; ancak bilmem kim acaba bugün ne yaşamış, diye düşünüp düzenli olarak okumuyorum. Başlığı ilginç gelirse bir göz atıyorum sadece.

 [1]
Bazı insanlar da bloglarını birilerine bir şey anlatmak amacıyla kullanıyor ki bu genelde iğnelemek, yüzüne karşı diyemediklerini yazarak ifade etmek şeklinde oluyor. Yazılarında isim kullanmıyorlar bu kişiler, direkt olarak “Ahmet sana söylüyorum” demiyor da bin dereden su getirerek aslında Ahmet’e ya da Mehmet’e laf sokma derdinde olduğunu hissettiriyorlar. Sonra ne mi oluyor, bu bloglardaki yazıları okuduğunuz zaman, acaba bu sefer kime ne demek istemiş, diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Açıkçası beni sıkıyor bu tarz yazılar.
Blog yazarlarının bazıları kategori anlamında çok seçici; örneğin sadece teknik konularda yazı yazan blogcular var-bkz: Adonis [2]-, yalnızca sağlık alanında ya da sırf film eleştirileri yapanlar, edebiyatla ilgili yazanlar…
Bir de öyle bloglar var ki film yorumlarından, teknolojik alandaki haberlere, gezip gördüğü yerlere, izlediği bir habere karşı duyduğu tepkiye kadar her şeye yer var buralarda. İşte onlar bana ayrı bir tad veriyor. Bilgisayarımı açar açmaz, acaba bugün yeni yazılar var mı, diye önce bu bloglara bakıyorum. Birkaç gün yazmaya ara verseler kendimi bir boşluğa düşmüş gibi hissediyorum. Tıpkı sevdiğiniz bir kitabı okurken bir sonraki sayfada ne olacağını merak edercesine bir sonraki yazılarını bekliyorsunuz. Yoklukları hemen belli ediyor kendilerini. Buraya aslında bir sürü blog ismi yazabilirim; ancak hemen aklıma gelen birkaç tanesine yer vereceğim, tabii ki bunlar en sıkı takip ettiğim bloglar aynı zamanda. Blog dünyasında hemen hemen herkesin tanıdığı fikir atölyesi [3], wolkanca [4] ve sesebian [5] bunların başında geliyor. Özellikle wolkanca’nın dün yazmış olduğu bir yazı çok ilgimi çekti. Oldukça anlamlı ve çok işe yarar bir yazı. 1919′dan 2007′ye kadar tüm gazete manşetleri [6] adlı yazıda pdf formatında bu tarihler arasındaki gazete başlıkları yer alıyor.
İnternette yapacak bir şey bulamıyorum, çok sıkılıyorum diyenlere tavsiyem blogları takip etmeleri, bir süre sonra blog takibi yapmaktan başka şey yapmaya fırsatları kalacak mı bilmiyorum; ancak bloglar önemli haber portallarını bile bu aralar geride bırakmış durumdalar. Benden söylemesi…

Not: Başlığımda kullandığım temaşa kelimesine takılıp kalmayın; zira TDK'ya göre temaşa kelimesinin anlamı "Hoşlanarak bakma, seyretme" anlamına gelmektedir. Burada hoşlanarak bakılan her ne kadar sevgiliymiş gibi düşünülse de hayatımızda bloglar o kadar fazla yer etti ki bazen sevgilimizden çok bloglarımıza zaman ayırmıyor muyuz? Bu arada bir başka blog yazısı aklıma düştü şimdi. Bu yazıda blog yüzünden evde huzursuzluk yaşayanlara bir tavsiyede bulunulmuş ve denmiş ki "ev ahalisine de blog açın bu dertten kurtulun", yazının ayrıntılarını merak ediyorsanız buyrun buradan  [7]yakın  :mrgreen:

[1] http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2008/11/blog.jpg
[2] http://adonis.pozitifpc.com
[3] http://www.fikiratolyesi.com/
[4] http://blog.wolkanca.com/
[5] http://www.sesebian.com/
[6] http://blog.wolkanca.com/1919dan-2007ye-kadar-tum-gazete-mansetleri/
[7] http://www.selcukhoca.com/hanimin-blogu/</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/bloglar-arasi-temasa</link>
			</item>
	<item>
		<title>Yenilendim!!!</title>
		<description>Kaliteli bloglar, içerikleriyle insanları çekiyor. Özgün ve bol içerik insanların sizi sürekli olarak ziyaret etmesine neden oluyor. Ancak görsellik de bir o kadar önemli. Zaman zaman sitenizde görsel anlamda yaptığınız değişiklikler ziyaretçelirinizin içini açabiliyor. Uzun zamandır temamda bir değişiklik yapmak istiyordum. Ama tam olarak ne istediğimi de bilmiyordum.

Her zamanki gibi imdadıma Adonis [1] yetişti. Daha ben ne istediğimin farkına varamamışken, nasıl bir tema hayal ettiğimi kestirmiş olsa gerek, bana "işte bu" dedirten bir sürpriz hazırlamış. Sağ olsun her ayrınıtısını düşünmüş. Renginden, yazıların yerlerine kadar -bence- oldukça özgün bir görüntü yaratmış. Yeni görüntümü umarım benim gibi herkes beğenir. Hatta yorumlarınızla fikirlerini söylerseniz sevinirim.

Ben yeni temamı beğenmedim, bayıldım. Teşekkürler Adonis [1]... :cool:

[1] http://adonis.pozitifpc.com
[2] http://adonis.pozitifpc.com</description>
		<link>http://zuzu.pozitifpc.com/yenilendim</link>
			</item>
</channel>
</rss>
